1980 yılında Suriye’nin Palmira Cezaevi’nde, Savunma Tugayları unsurları tarafından gerçekleştirilen operasyonlarda yaklaşık 1000 siyasi tutuklu kısa sürede iki ayrı saldırıda öldürüldü. Uluslararası raporlara göre silahsız mahkûmlar avlulara ve koğuşlara toplanarak toplu infaz edildi, bazıları ise canlı gömüldü.
Şam (SANA) – Suriye’nin çöl ortasındaki Palmira askeri cezaevinde 27 Haziran 1980 sabahı yaşanan toplu infaz, yıllar sonra bile hayatta kalanların hafızasında silinmeyen bir yara olarak yerini koruyor. O gün, “Savunma Tugayları” unsurlarının açtığı yaylım ateşiyle cezaevinin koğuşları ve avluları, siyasi tutuklulara yönelik en kanlı katliamlardan birine sahne oldu.
Silahsız tutuklular ölümle yüzleşirken, 17 numaralı koğuşta bulunan diğer mahkûmlar dışarıdan gelen silah seslerini duyarak dehşet içinde birbirlerine ne olduğunu soruyordu. Dışarıdan yükselen yardım çığlıkları ve patlama sesleri, içeridekilerin korkusunu daha da artırıyordu. O an kimse, 17 numaralı koğuşta bulunanların, tarihin en ağır katliamlarından birinin tek tanıkları haline geldiğini bilmiyordu.
Uluslararası Af Örgütü’nün 18 Eylül 2001 tarihli raporuna ve “Palmira Cezaevi Kurtulanları Derneği”ne göre, bir saatten kısa sürede iki ayrı saldırıda yaklaşık 1000 silahsız tutuklu, “Müslüman Kardeşler’e mensubiyet” iddiasıyla yaşamını yitirdi.
İmha anı
İlk saldırıda, Savunma Tugayları unsurları tutukluları sistemli bir şekilde 1, 2 ve 3 numaralı avlulara çıkardı. Mahkûmlar, gardiyanların emirlerine itaat etmeye zorlanıyor, en küçük bir tereddüdün bile ağır işkenceye yol açmasından korkuyordu.
Amaç, tüm tutukluları aynı anda avlularda toplamak ve tek bir anda açılan ateşle toplu infazı gerçekleştirmekti. Kaçmaya çalışan bazı tutuklular 4 ve 5 numaralı koğuşlara sığınmayı başarsa da kısa sürede yakalanarak öldürüldü.
Ardından askerler, yerdeki yaralıların ve hareket edenlerin üzerine tek tek ateş açarak hayatta kalanları da infaz etti.
Katliamın saha komutanı olarak anılan Muyn Nasif, saldırıyı “Bugün onlarla en büyük yuvalarında, Palmira Cezaevi’nde savaşacaksınız” sözleriyle tanımlamıştı.
Bu süreçte 17 numaralı koğuş, farklı tutukluların bulunduğu yapısı nedeniyle geçici olarak saldırıdan muaf tutuldu; bu durum daha sonra ertelenmiş bir ölüm olarak değerlendirilecekti.
Kurşun yağmadan önce
İkinci saldırıda yöntem değiştirildi. Savunma Tugayları bu kez 4, 5 ve 6 numaralı koğuşlara doğrudan girerek tutukluları içeride sıkıştırdı ve toplu infazı koğuşların içinde gerçekleştirdi.
Bir tutuklu, son anlarında tuvalete giderek bir askerin silahını ele geçirdi ve onu öldürdü. Ancak kısa süre içinde diğer askerler tarafından yoğun ateş altına alınarak öldürüldü.
Silah sesleri dindikten sonra, cezaevinde hayatta kalanlar ile ölüler iç içe kaldı. Bazı yaralılar ceset yığınlarının altında hayatta bulunuyordu. Bu kişiler kamyonlara yüklenerek toplu mezarlara götürüldü. Tanıklıklara göre bazı yaralılar hâlâ bilincindeyken gömüldü.
Katliamdan saatler önce
Katliamın hazırlık süreci, Suriye İnsan Hakları Komisyonu’na sunulan belgeler ve katılımcı tanıklıklara göre sabah saat 03.30’da başladı. 40. ve 138. tugaylara bağlı unsurlar Şam’daki Mezzeh Havalimanı’nda toplandı, helikopterler saat 05.00’te havalandı ve 06.00’da Tadmur’a ulaştı.
Tanıklıklara göre saldırı iki aşamalı gerçekleştirildi: İlk aşamada avlularda toplu ateş açıldı, ikinci aşamada ise koğuşlara girilerek doğrudan infaz yapıldı. Operasyonun ardından birlikler saat 12.30’da Şam’a geri döndü.
Sistematik şiddet zinciri
Palmira katliamının hayatta kalanları, olayın münferit olmadığını, dönemin Baas yönetimi tarafından uygulanan sistematik bir baskı politikasının parçası olduğunu vurguluyor.
7 Temmuz 1980’de, “Müslüman Kardeşler” üyelerine idam cezası öngören yasa çıkarıldı. Bundan önce ise Nisan 1980’de Hama’da geniş çaplı bir askeri operasyon gerçekleştirildi.
Bu süreçte tutuklamalar özellikle şehirlerin ileri gelenlerini ve toplumun etkili isimlerini hedef aldı. Bu kişiler Palmira Cezaevi’ne götürüldü ve büyük çoğunluğu katliamda hayatını kaybetti.
Edebiyat: alternatif hafıza
Yıllarca süren sansüre rağmen tanıklıklar edebiyat aracılığıyla gün yüzüne çıktı. Mustafa Halife’nin “El-Kavkaa” adlı eseri, cezaevindeki işkence ve izolasyonu çarpıcı şekilde anlatırken, Muhammed Bru’nun “İnfazdan Kurtulan” kitabı katliam sonrası yaşananları belgeledi.
Şair Ferac Berdar ise “Dil ve Sessizliğin İhaneti” adlı eserinde esaretin acısını şiire dönüştürdü. Bu eserler, resmi arşivlerin yokluğunda tarihsel bir belge işlevi gördü.
İstiklal döneminden hafıza mekânına
“Palmira Cezaevi Kurtulanları Derneği”, 21 Kasım 2025’te cezaevi alanına bir hafıza ziyareti düzenledi. Amaç, tanıklıkları belgelemek ve tarihsel hafızayı korumaktı.
1930’larda Fransız mandası döneminde at ahırı olarak inşa edilen yapı, 1960’lardan itibaren askeri cezaevine dönüştürüldü. 2015’te DEAŞ tarafından havaya uçuruldu.
On yıllar boyunca bu mekân, siyasi muhaliflere yönelik en ağır ihlallerin simgesi haline geldi. Katliam yalnızca ölüleri değil, hayatta kalanların hafızasını da derinden etkiledi ve izleri hâlâ sürüyor.
Y.K