ŞAM (SANA) – Suriye’de onlarca yıl boyunca iktidarda kalan yönetim, milliyetçi ve güvenlikçi söylemler eşliğinde toplum üzerinde kapsamlı bir baskı sistemi kurdu. Bu dönemde, devlet başkanı ya da rejim yetkilileri hakkında konuşmak dahi birçok vatandaş için ciddi güvenlik riskleri anlamına geliyordu. Korku, günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası hâline gelirken, sessizlik fiilî bir devlet politikası olarak dayatıldı.
8 Aralık 2024’te devrik Beşşar Esed’in ülkeden kaçmasının ardından, uzun süre gizli kalan çok sayıda ihlal ve suç dosyası gün yüzüne çıkmaya başladı. Bu süreçte ortaya çıkan en çarpıcı sembollerden biri ise, yıllardır kamuoyunda “insan mezbahası” olarak anılan Saydnaya Hapishanesi oldu.
Savaş Söyleminin Ardındaki Gerçeklik
Yıllar boyunca rejim, yürüttüğü askeri operasyonları “terörle mücadele” ve “ulusal egemenliği koruma” gerekçeleriyle savundu. Ancak rejimin çöküşünün ardından elde edilen tanıklıklar ve belgeler, bu söylemin gerçekte iç baskıyı ve sistematik insan hakları ihlallerini örtmek için kullanıldığını ortaya koydu.
Sivillerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerin varil bombalarıyla hedef alınması, keyfî tutuklamalar ve cezaevlerinde uygulanan yaygın işkence yöntemleri, rejimin güvenlik politikalarının merkezinde yer aldı.
Saydnaya Hapishanesi’nin Konumu ve Yapısı
Saydnaya Hapishanesi, Şam’ın yaklaşık 30 kilometre kuzeyinde, Saydnaya Manastırı yakınlarında bulunuyor. 1987 yılında inşa edilen tesis, yüksek güvenlikli bir askeri cezaevi olarak tasarlandı.
Mimari yapısı Mercedes-Benz logosunu andıran hapishane, iki ana bölümden oluşuyordu. Kırmızı bina sivil ve siyasi tutuklular. Beyaz bina ise askeri davalarla ilgili tutuklular.
Bu ayrım, gözaltı sisteminin ne kadar planlı ve kurumsallaşmış olduğunu gösteren unsurlardan biri olarak öne çıkıyor.
Çok Katmanlı Güvenlik ve Mutlak Kontrol
Hapishane, üç aşamalı güvenlik sistemiyle korunuyordu. Üçüncü Tümen’e bağlı askeri birlikler, mayınlı alanlar ve gelişmiş iletişim izleme sistemleri sayesinde, içeride herhangi bir kaçış ya da dış müdahale ihtimali neredeyse tamamen ortadan kaldırılmıştı.
Bu yapı, Saydnaya’yı rejimin en kapalı ve en az denetlenebilen gözaltı merkezlerinden biri hâline getirdi.
İşkence, Gizli İnfazlar ve Zorla Kaybetmeler
Uluslararası insan hakları kuruluşlarının raporlarına göre, 2011–2015 yılları arasında Saydnaya Hapishanesi’nde 13 bin ila 15 bin tutuklu gizlice infaz edildi.
Amnesty International ve benzeri kuruluşlar; sistematik işkence, aşırı gıda ve su kısıtlaması, insanlık dışı muamele ve psikolojik baskı yöntemlerini ayrıntılı biçimde belgeledi.
Tutuklulara uygulanan yöntemler arasında, “uçan halı” olarak bilinen işkence tekniği, metal borularla darp, uzun süreli tecrit ve cinsel şiddet tehdidi yer aldı. Bazı vakalarda, tutukluların kendi hayatları ile aile üyelerinin hayatı arasında seçim yapmaya zorlandıkları aktarıldı.
Cesetlerin Gizlenmesi ve Toplu Mezarlar
Tanıklıklara göre, hayatını kaybeden tutukluların cesetleri önce tuzla kaplanarak kısa süreli muhafaza ediliyor, ardından askeri hastanelere sevk edilerek sahte ölüm belgeleri düzenleniyordu.
Daha sonra cesetler, Najha, Katana ve El-Kutayfa bölgelerindeki toplu mezarlara gömülüyordu.
Bazı tanık ifadeleri, infaz sonrası cesetlerin metal preslerde ezildiğini, asit kuyularına atıldığını veya tamamen yakıldığını da ortaya koyuyor.
Ülke Geneline Yayılmış Bir Baskı Ağı
İnsan hakları örgütlerine göre, devrik rejim en az 72 farklı işkence yöntemini, 50’den fazla cezaevi ve gözaltı merkezinde sistematik olarak uyguladı.
On yıllar boyunca yaklaşık 1,2 milyon Suriyeli, keyfî tutuklama, işkence, zorla kaybetme ve uzun süreli gözaltılara maruz kaldı.
Bu merkezler; sivil ve askeri hapishanelerin yanı sıra, istihbarat birimlerine bağlı gizli tesisleri de kapsıyordu. Amaç, toplum üzerinde sürekli bir korku iklimi yaratarak her türlü muhalefeti bastırmaktı.
Tarihsel ve Hukuki Bir Tanıklık
Saydnaya Hapishanesi bugün yalnızca bir cezaevi değil; Suriye’de uzun yıllar boyunca uygulanan sistematik baskı ve insan hakları ihlallerinin somut bir sembolü olarak değerlendiriliyor.
Ortaya çıkan belgeler ve tanıklıklar, bu yapının yalnızca ulusal değil, aynı zamanda uluslararası hukuki ve insan hakları mekanizmaları açısından da önemli bir inceleme konusu olduğunu gösteriyor.