Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan, ortak caydırıcılık, toplu güvenlik ve savunma kabiliyetlerinin entegrasyonunu amaçlayan “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”nı imzaladı.
Şam (SANA) – Ortadoğu‘da güç dengelerini yeniden şekillendiren hızlı güvenlik dönüşümlerinin üzerinden iki yıl geçtikten sonra Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan; ortak caydırıcılık, toplu güvenlik ve savunma kabiliyetlerinin entegrasyonu üzerine kurulu üçlü bir çerçeve tesis eden “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”nı Mekke-i Mükerreme’de imzalayarak siyasi koordinasyonun ötesinde bir adıma geçti.
Anlaşmanın imzalanması, İsrail’in Gazze‘ye yönelik soykırım saldırılarının başlangıcından bu yana cephelerin çoklu bir yapı kazanmasından 12 gün süren savaşa, oradan da bölgedeki devletleri hedef alan saldırılar ile seyrüsefer güvenliğine ve su yollarına yönelik artan tehditlerin eşlik ettiği ABD-İsrail-İran savaşına kadar bölgede tehdit alanının genişlediği bir dönemde, 7 Ağustos’ta gerçekleşti.
Anlaşma, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı bir saldırının hepsine yapılmış sayılacağını hükme bağlayarak, imzacı ülkelerden birini hedef alma girişiminin maliyetini artıracak bir kolektif savunma denklemi kuruyor.
Güvenlik denklem değiştiren iki yıl
Bu anlaşma siyasi ya da güvenliksel bir boşlukta gelmedi; aksine bölgedeki geleneksel güvenlik düzenlemelerinin sınırlarını gösteren bir aşamanın ardından imzalandı. Gazze savaşıyla birlikte çatışma alanı birden fazla cepheye yayılmış, bölge ülkelerinin güvenliğini ve deniz koridorlarını hedef alan tehditler ortaya çıkmıştı. Peşi sıra gelen gelişmeler, çatışmanın yansımalarının doğrudan çatışma alanlarının ötesine geçtiğini göstermişti.
Birkaç ay sonra, bölgenin yaşadığı dönüşümlere, özellikle de devrik rejimin düşüşüne ve Suriye’deki İran vesayetinin sona ermesine rağmen hem İran hem de İsrail istikrarsızlık halini kalıcılaştırmak için çalıştı. Bölgesel gerilimler, Arap ülkelerini hedef alan ve güvenlik risklerinin kapsamını genişleten saldırıların eşlik ettiği ABD-İsrail-İran savaşına kadar devam etti.
Bu gelişmeler, itidal politikasının ve diplomatik çabaların -kapsamlı bir savaşa sürüklenmeyi önlemedeki önemine rağmen- bölge ülkelerinin tehdit gerçekleştikten sonra tepki veren konumda kalmaması için kendilerini koruyacak bir caydırıcılık şemsiyesine ihtiyaç duyduğunu ortaya koydu.
Mekke Anlaşması işte bu yüzden önem taşımaktadır. Anlaşma diplomasiden vazgeçildiği anlamına gelmemekte, aksine diplomasinin saldırının maliyetini artıran ve siyasi sürece krizlerin savaşa dönüşmesini engellemek için daha geniş bir alan tanıyan ortak bir savunma kabiliyetiyle desteklenmesini ifade etmektedir.
Üç ülke… Entegre güç unsurları
Anlaşma ağırlığını, yapısını oluşturan üç ülkenin niteliğinden alıyor; çünkü güçleri birbirine benzerliklerinden ziyade kabiliyetlerinin entegrasyonuna dayanıyor.
Suudi Arabistan; Körfez’i Kızıldeniz’e bağlayan stratejik konumunun yanı sıra enerji, ticaret ve deniz koridorlarının güvenliği açısından taşıdığı anlamla, ayrıca askeri sanayiyi yerlileştirme ve daha bağımsız bir savunma üssü inşa etme yönündeki adımlarıyla ekonomik, siyasi ve Arap dünyasındaki ağırlığını temsil ediyor.
Türkiye ise Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan konumu ve Kuzey Atlantik Paktı (NATO) üyeliğinin yanı sıra havacılık, insansız hava araçları, denizcilik ve elektronik sistemler alanındaki tecrübeleriyle gelişmiş bir savunma sanayi tabanı ve geniş bir askeri tecrübe katıyor.
Buna karşılık Pakistan; askeri kabiliyetleri, operasyonel tecrübesi, Umman Denizi’ne bakan, Körfez’e ve Hürmüz Boğazı’na yakın konumu sayesinde anlaşmaya Asyalı ve stratejik bir derinlik kazandırırken, aynı zamanda nükleer silaha sahip bir devlet olma özelliğini taşıyor.
Böylece Suudi Arabistan‘ın ekonomik ve coğrafi ağırlığı, Türkiye’nin sanayi ve askeri kabiliyetleri ile Pakistan’ın stratejik derinliği ve askeri tecrübesini birleştiren bütünleşik bir denklem şekilleniyor.
Medeniyetten caydırıcılığa
Pakistan‘ın rolünün özelliği, anlaşmanın imzalanmasından önceki süreç incelendiğinde netleşmektedir. Zira İslamabad, tırmanışı kontrol altına almayı amaçlayan arabuluculuk ve temas çabalarına katılmış, ardından güvenlikle ilgili gelişmeler çatışmanın yayılmasının yansımalarıyla başa çıkmada daha muktedir savunma düzenlemelerine duyulan ihtiyacı dayatmıştır.
SANA’ya konuşan siyasi uzman… Diplomasinin koruyucu bir güce ihtiyacı var
Ortadoğu siyaseti uzmanı, Türk yazar ve siyasi analist Bekir Atacan, SANA’ya yaptığı özel açıklamada, yaşananların diplomasiden savaşa bir geçişi değil, aksine diyaloga dayanan bir diplomasiden, diyaloğun kendisini korumak için caydırıcılığa dayanan bir diplomasiye geçişi temsil ettiğini belirtti. Atacan, gerçek bir caydırıcılık araçlarına veya güvenlik nüfuzuna sahip olmayan arabulucunun iletişim kanalları açabileceğini, ancak tarafların yeniden tırmanışa geçmesini mutlaka engelleyemeyeceğini kaydetti.
Atacan, “Diplomasinin kendisini koruyacak bir güce ihtiyacı vardır” diyerek, Pakistan’ın Suudi Arabistan ve Türkiye ile üçlü bir savunma çerçevesine girmesinin arabuluculuktan vazgeçildiği anlamına gelmediğini, aksine savaşı genişletmeyi düşünen herhangi bir taraf karşısında askeri seçeneğin maliyetini artırdığını ifade etti.
Anlaşma, krizlerin “yönetilmesinden” “önlenmesine” doğru bir geçişi yansıtıyor. Zira ortak bir savunma kabiliyeti inşa etmek savaşa hazırlık anlamına gelmemekte, aksine kuvvete başvurmanın maliyetini yükselterek tarafları siyasi ve diplomatik çözümleri tercih etmeye sevk etmektedir.
Bu denklem, tehditlerin artık karasal sınırlar ile sınırlı kalmayıp seyrüsefer, enerji ve uluslararası ticarete kadar uzandığı bir dönemde özel bir önem taşımaktadır.
Seyrüsefer güvenliği: Ortak ortaklık testi
Üç ülke arasındaki savunma işbirliği, son yıllarda bölgesel ve uluslararası endişenin en belirgin kaynaklarından birine dönüşen su yollarının güvenliğinden ayrı düşünülemez.
Atacan, anlaşmanın en önemli etkisinin mutlaka denize güç göndermek olmayacağını, risk hesaplarını değiştirmek olacağını belirterek; savunma işbirliğinin bilgi alışverişi, kritik tesislerin ve limanların korunması, hava ve füze savunması ile deniz gözetiminin güçlendirilmesi yönünde gelişebileceğini açıkladı.
Bölgesel bir caydırıcılık mekanizmasının varlığının enerji piyasalarını yatıştırmaya ve petrol, nakliye ve sigorta fiyatlarına yansıyan jeopolitik risk primini düşürmeye de katkı sağlayabileceğine işaret eden Atacan, anlaşmanın deniz seyrüsefer güvenliğini otomatik olarak garanti etmediğini, ancak koordinasyon ve caydırıcılık seviyesini yükselttiğini ve daha derin bir operasyonel işbirliğine zemin hazırladığını değerlendirdi.
Kızıldeniz’de seyrüseferin maruz kaldığı tehditler, İran’a bağlı milisler tarafından gerçekleştirilen saldırılar ve ABD-İsrail-İran savaşının gemi hareketliliği ile enerji üzerinde yarattığı riskler gölgesinde bölgesel savunma işbirliği, hayati koridorların korunmasında ve bunların siyasi ve askeri baskı aracı olarak kullanılmasının önlenmesinde ek bir önem kazanmaktadır.
Güvenlik, kalkınmanın temelidir
Anlaşmanın yansımaları sadece askeri alanla sınırlı kalmamakta; güvenlik doğrudan bölge ülkelerinin ekonomik ve kalkınma projelerini hayata geçirme kapasitesiyle de bağlantı göstermektedir.
“Vizyon 2030” kapsamında geniş çaplı projeler hayata geçiren Suudi Arabistan’ın istikrarlı bir bölgesel ortama ihtiyacı olduğu gibi Türkiye ve Pakistan da Asya, Ortadoğu ve Avrupa arasındaki ticaret ve yatırım koridorlarıyla bağlantılı durumdadır.
Bu itibarla caydırıcılığın güçlendirilmesi, başlı başına askeri bir hedef olmayıp kalkınma ortamını korumanın ve gerilimlerin ticaret, yatırım ve sınır ötesi projelerin önünde bir engel haline gelmesini önlemenin bir aracını teşkil etmektedir.
Bölgesel güvenliğin yeniden tanımlanması
Üç ülke, anlaşmanın hiçbir devleti hedef almadığını, mevcut ortaklık ve anlaşmalarının alternatifi olmadığını vurgularken, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da anlaşmanın bölgede istikrarı sağlamaya çalışan ülkelere açık olduğunu belirtti.
Böylece “Mekke Anlaşması” sadece üç ülke arasında yapılan bir savunma anlaşması olarak kalmıyor, aynı zamanda bölgesel güvenliğe yaklaşımda, krizlerin patlak vermesinden sonra kontrol altına alınmasına güvenmekten yayılmalarını önleyecek kapasiteler inşa etmeye, tehditlere bireysel yanıt vermekten yeteneklerin entegrasyonuna doğru daha geniş bir dönüşümü yansıtıyor.
Çatışma alanlarının genişlemesi ve hayati koridorların tehdit edilmesi nedeniyle son iki yılda ağır bir bedel ödeyen bir bölgede bu anlaşma yeni bir denklem ortaya koyuyor: İstikrarı koruyan bir caydırıcılık, caydırıcılığın yeni bir çatışmanın yakıtına dönüşmesini engelleyen bir diplomasi ve güvenliği kalkınmanın temeli haline getiren bölgesel işbirliği.
V.K / İ.K
