ŞAM (SANA) – Ramazan ayının temel rükünlerinden olan sahur yemeği, Hz. Peygamber döneminden bugüne sosyal ve ekonomik değişimlerle evrilerek manevi ve kültürel bir miras haline geldi.
Mübarek Ramazan ayının ayrılmaz bir parçası ve sabit bir ritüeli olan sahur yemeği, Hz. Peygamber Muhammed (s.a.v.) döneminden günümüze kadar geçen süreçte, İslam toplumlarının yaşadığı sosyal, ekonomik ve kültürel dönüşümlere bağlı olarak içerik ve tüketim alışkanlıkları açısından büyük bir gelişim gösterdi.
Hz. Peygamber ve Hülafa-i Raşidin döneminde sahur
Sünnen-i Ebu Davud’da yer alan bilgilere göre, Hz. Peygamber döneminde sahur, sadelik ve bereketle nitelendiriliyordu. Bu dönemde sahurun temelini yemeğin imsak vaktinden hemen öncesine kadar geciktirilmesi ve mevcut imkanlarla yetinilmesi oluşturuyordu. Hurma, su, süt ve arpa ekmeği sofranın esasını teşkil ederken, Hz. Peygamber, “Müminin ne güzel sahurudur hurma” diyerek bu öğünün hem bedensel hem de ruhsal bereketine vurgu yapmıştır.
Hülafa-i Raşidin ve Sahabe döneminde de bu sünnete bağlı kalındığı, İmam Malik’in “el-Müddevene el-Kübra” eserinde kaydedilmektedir. Bu dönemde sahur, Medine’de bazen toplu buluşmalara vesile olan, zikir ve istiğfarın yoğunlaştığı sosyal bir etkinlik halini almıştır.
Emevi ve Abbasi dönemlerindeki değişim
Emevi döneminde sahur, dini karakterini korurken sosyal bir törene dönüşmeye başlamıştır. Mousat el-Tarih el-İslami (Selahaddin Tahbub) ve dönemin sosyal hayatına dair kaynaklara göre; camilerde zikir toplantıları ve insanları uyandırmak için görevlendirilen münadiler bu devirde ortaya çıkmıştır. Sofralara tirit, peynir, tereyağı, yumurta ve hafif mercekli çorbaların yanı sıra kadayıf gibi tatlılar ve mevsim meyveleri eklenmiştir.
Abbasi döneminde ise devletin sınırlarının genişlemesi ve Pers, Türk, Hint mutfaklarıyla etkileşim, sahur sofralarını zenginleştirmiştir. Ebu’l-Ferec el-İsfahani’nin “el-Eğani” ve İbn Seyyar’ın “el-Tabih” eserlerine göre; harise, firik ve çeşitli ekmeklerin yanı sıra karpuz, üzüm, incir gibi meyveler sofraların vazgeçilmezi olmuştur. Falude ve mısır unuyla yapılan içecekler ile gül suyuyla soğutulmuş sular bu dönemin öne çıkan lezzetleri arasındadır.
Memlük ve Osmanlı döneminde sahur gelenekleri
Takiyüddin El-Makrizi ve ünlü gezgin İbn Battuta’nın notlarına göre, Memlükler döneminde sahur gelenekleri Şam ve Kahire’ye taşınmış; sofralara ful mades, asidie ve Hicaz kökenli subiye içeceği eklenmiştir. Ayrıca bu dönemde yoksullar ve yolcular için kamuya açık sahur sofraları kurulmaya başlanmıştır.
Osmanlı döneminde sahur, seyyah Evliya Çelebi’nin aktarımlarına göre daha organize ve yaygın bir halk kültürüne dönüşmüştür. Türk mutfağının etkisiyle peynir, zeytin, çorbalar, pilav, bulgur, hamur işleri ve lokum gibi tatlılar sofralarda yerini almıştır. Sultanlar ve vakıflar aracılığıyla Emevi Camii gibi büyük mabetlerde halka açık sofralar kurulmuştur.
20. ve 21. Yüzyıl: Gelenekselden modern sofralara
Günümüzde sahur, her bölgenin kendi kültürel mirasına göre farklılık gösterse de tok tutan ve susuzlukla mücadele eden gıdalara odaklanılmaktadır. Mağrip ülkelerinde seffa ve besise, Körfez’de ise heris gibi yerel yemekler korunurken, hurma tüm İslam dünyasında ortak unsur olmayı sürdürmektedir. Modern dönemde sağlık bilincinin artmasıyla öğünler çeşitlenmiş, sahur aynı zamanda saatlerce süren sosyal bir aktivite niteliği kazanmıştır.
Zamanın ötesinde bir bereket halkası
14 asır önce bir avuç hurma ve bir kap sütle başlayan bu mütevazı yolculuk, bugün kıtaları aşan devasa bir kültür atlasına dönüşmüş durumda. Sahur sofraları, saray mutfaklarının ihtişamından mahalle aralarındaki fırın kuyruklarına kadar İslam medeniyetinin hem estetik zevkini hem de toplumsal dayanışma ruhunu yansıtıyor. Değişen çağlar, modernleşen şehirler ve farklılaşan damak tatlarına rağmen; o sofranın başında beklenen imsak vakti, Müslüman coğrafyasını aynı manevi iklimde buluşturmaya devam ediyor. Dün olduğu gibi bugün de sahur; sadece bedeni oruca hazırlayan bir öğün değil, kökleri maziye, dalları ise geleceğe uzanan sönmez bir kardeşlik ve bereket nişanesidir.