Humus Müzesi’ndeki taş heykeller sergisi, yüzleri, işlemeleri ve yapıldıkları taş türleriyle binlerce yıl önce yaşamış insanların izlerini taşıyor; Suriye topraklarında birbirini izleyen uygarlıkların hikayesini anlatıyor.
Humus (SANA) – Humus Müzesi’nin salonlarında taş heykeller, sergi vitrinlerinin ardındaki sessiz tanıklar gibi görünmüyor. Her biri binlerce yıl önce yaşamış bir insanın hayatından izler taşıyor; yüzleri, işlemeleri ve yapıldıkları taş türleri aracılığıyla Suriye topraklarında birbirini izleyen uygarlıkların hikayesinin bir yönünü anlatıyor.
Müzede düzenlenen taş heykeller sergisi, insanın taşla uzun yolculuğuna bir pencere açıyor. İnsan, ilk aletlerini yapmak için çakmak taşını kullanmasından heykeller yontmaya, mimari ve mezar unsurları oluşturmaya kadar uzanan süreçte taşı; inançları, gelenekleri, kimliği ve günlük yaşamın özelliklerini koruyan bir araç hâline getirdi.
Çakmak taşından heykellere binlerce yıllık yolculuk
Humus Müzesi Müdürü Lubaba El-Ali, SANA muhabirine yaptığı açıklamada, insanın taşla ilişkisinin yaklaşık 45 bin yıl önce taş aletler yapmasıyla başladığını, zamanla bu ilişkinin heykelleri, mimari unsurları ve mezar unsurlarını da kapsayacak şekilde geliştiğini belirtti.

El-Ali, bu heykellerin incelenmesinin, içerdiği dini ve cenaze törenleri, toplumsal gelenekler ve insanın yaşadığı doğal çevreye ilişkin bilgiler sayesinde insanın gelişimini ve yaşam biçimlerini takip etmeye yardımcı olduğunu vurguladı.
Eserlerin yapımında kullanılan taşlar da hikâyenin başka bir yönünü ortaya koyuyor. Sergide bölgenin jeolojik çeşitliliğini yansıtan bazalt, kireç taşı ve kaymak taşı heykelleri bulunuyor. Bu yerel çeşitliliğin yanı sıra, bazı eserlerde başka bölgelerden getirilen taşlar görülüyor. Bu durum, eski halklar arasında ticari değişim yolları ve uygarlıklar arası iletişimin varlığına işaret ediyor.
Ata heykelleri kraliyet mezarında sembolik bir eşlik
Ziyaretçinin dikkatini, Katna kentindeki kraliyet mezarında keşfedilen ata heykelleri çekiyor. Sergideki en eski eserler olan bu heykellerin tarihi yaklaşık MÖ 1800’e uzanıyor.

Bu heykeller yalnızca mezarın içine yerleştirilmiş yontu unsurları değildi. Eski insan, ölülerine gömü alanlarında eşlik etmelerine önem verdi; heykeller, mezar sahiplerinin konumunu ortaya koyan arkeolojik buluntular ve adaklarla çevriliydi. Bunlar, o dönemdeki dini inançları ve hâkim ritüelleri yansıtıyor.
El-Ali, bu heykellerin öneminin, binlerce yılın geçmesine rağmen varlığını koruyan yontu ayrıntıları aracılığıyla ziyaretçiyi eski insanın dünyasına yaklaştırma, onun ölüme, atalara ve öteki hayata bakışını gösterme kabiliyetinden kaynaklandığını belirtti.
Geçmişin şifresini çözen yazıtlar
Arkeoloji uzmanı Ubeyde El-Bitar ise heykeller üzerindeki yazıtların ve oyulmuş sembollerin eski uygarlıkları incelemenin en önemli kaynakları arasında yer aldığını açıkladı. Bu yazıtların, Tedmürce ve Aramice dâhil olmak üzere eski dillerin okunmasına ve anlaşılmasına katkı sunduğunu, ayrıca kişi adlarının, yazım biçimlerinin ve o dönemde yaygın olan bazı gelenek ile göreneklerin öğrenilmesini sağladığını ifade etti.

Heykellerin taşıdığı anlamlar kelimeler ve yazıtlarla sınırlı değil. Figürün duruş biçimi, ellerin konumu, bedenin yönü ve heykellerdeki kişilerin hareketleri; ifade biçimlerine, toplumsal davranışlara ve bireyin sahip olduğu konuma ilişkin işaretler taşıyabiliyor.
El-Bitar, ziyaretçiye ilk bakışta yalnızca sanatsal tercihler gibi görünebilecek bu ayrıntıların, araştırmacılar için eski toplumu okumaya, onun iletişim yöntemlerini ve otoriteyi, saygıyı ya da aidiyeti ifade etme biçimlerini anlamaya yardımcı olan anahtarlar olduğunu ekledi.
Humus bazaltı taşa işlenen kimlik
Sergide siyah bazalt taşı, Humus çevresi ve yerel hafızasıyla bağını yeniden kuruyor. Taş, yalnızca ham madde olarak değil, bölgenin jeolojik ve mimari özelliklerinin bir parçası ve çağlar boyunca taşıdığı özgünlüğün bir unsuru olarak öne çıkıyor.

Sergi ziyaretçisi Sara El-Hacci, bazalt taşından yapılmış heykellerin, bu taş türünün Humus kentinin doğasıyla bağlantısı ve bölgenin kimliği ile mirasını yansıtan anlamları nedeniyle dikkatini en çok çeken eserler olduğunu belirtti.
Bu yerel bağ, sergilenen eserlere arkeolojik değerlerinin ötesine geçen bir boyut kazandırıyor. Humuslu ziyaretçi, bazaltı yalnızca eski bir taş olarak değil, tanıdığı mekanın, kentin taşları, mimarisi ve tarihi arasında şekillenen hafızanın bir uzantısı olarak görüyor.
Günümüze seslenen taş
Humus Müzesi’ndeki taş heykeller sergisi, ziyaretçilere çakmak taşından yapılan ilk aletlerden dini ve mezar heykellerine, mimari unsurlara kadar taş kullanımının çağlar boyunca geçirdiği gelişim aşamalarını tanıma imkânı sunuyor.
Koyu bazalt, kireç taşı ve kaymak taşı arasında ziyaretçi, eski uygarlıklardan bize ulaşanın cansız taşlar değil; insanın nasıl yaşadığını, neyi kutsal saydığını, kendisini nasıl ifade ettiğini ve nesillerin hafızasında hangi surette var olmak istediğini anlatmak için zamana direnen mesajlar olduğunu keşfediyor.
N.W.A/Y.H



